Uyan!
"Uyan!" dedi ısrarla, "Uyan lütfen!". Sonra yüzündeki yapmacıklığı yırtmak istercesine haykırdı, "Yapayalnızım, lütfen!".
"Yıllar önce senle ne de güzel anlaşırdık, başkalarının gözünde ayrılmaz bir çifttik. Şimdi niye gittin? Neden beni diğerine karşı yalnız bıraktın? Yo, yo..." düşünürmüş gibi ellerine şakaklarına koydu, "Bu sen olamazsın!" dedi. Gözlerindeki anlam karmaşasını atamadı. Karşındakine, sanki herkesin bildiği bir şeyi saklayamıyormuş gibi bakıyordu, aslında karşısındaki de bunu biliyordu, o da biliyordu.
"Beni sen bıraktın!" diye bağırdı karanlıklar arkasındaki, tüm saklanamaz gerçekleri bildiğini anlatarak. Şimdi her şeyden daha çok çaresizdi.
"Denedim." dedi, "Ama o, hep bir yerlerdeydi. Arkamı döndüm, oradaydı. Yanımda, önümde... Kurtulamadım." dizlerinin üzerine çökmüştü. Belli ki kaldıramamıştı ağırlığını.
"İstesen yapardın!" dedi karşıdaki buyurgan bir sesle. "Ama o sana vaatler verdi. Peşinden gelmeni istedi. O kazandı. Ya sen? Şimdi buradasın işte. Sefil bir halde... Diz çökmüş, ağlıyorsun!"
Karanlık, son sözlerini ederken, hayretle başını kaldırdı. Gözleri büyümüş, gözünden akanlar, bir karış açık ağzına kadar inmişti. "Hayır, bu sen değilsin!" diye bağırdı, gözleri artık sonuna kadar açıktı. "Sen, bu değilsin... Seni kimse böyle tanımaz, tanımadı!"
"Hayır! Ben neysem, oyum. Senin sefil beynin, benim yöntemlerimi anlayamaz! Beni dinleseydin, şimdi vücudunun değdiği yer daha yumuşak olurdu!". Bu son söz karşısında aklına üzerine oturduğu dikenli yatak geldi. Adam uzun süre kafasındakileri ölçüp biçti, yaptıklarını aklına getirdi, yapmadıklarını düşünmeye çalıştı. [i]Ah bir terazim olsa![/i] diye geçirdi içinden. "Asla olmayacak!" dedi karanlıktaki, sanki tüm sessizliği o yönetiyormuş, bu ıssızlığı o ayarlıyormuş gibi.
Kararını vermiş gibi duruyordu adam. Aslında iki düşüncesi arasındaki fark, bir diktatörün iyiliği kadardı. Bu kararı vermesindeki filin ağırlı kadarki etken, bu karanlıktan, bu sessizlikten sıkılmasıydı. "Zaten bunu çözmek için gelmedin mi buraya?" dedi her şeyi biliyormuş gibi konuşan. "Düşlerime bakmayı keser misin?" dedi adam. "Yapamam, onlar var olan benim! Sen değil, o değil !"
Sonunda kararını uygulayacaktı. Bu sözler çok ağırdı çünkü. Tanıdığı kişi 'o' değildi. Umduğu bu değildi. Yeniden pohpohlanmaktı istediği, aynı sözleri duyup kurtarılma vaatleri... "Ben gidiyorum! Sen... artık... sen değilsin!" dedi ve yerinden bir hışımla doğruldu. Kapıya varmıştı ki, karanlıktaki son sözünü söyledi, "Bak! Bak ve gör! Bir kez daha bana arkanı döndün! Bir konuda haklıydın: Bu sefer ki farklıydı! Bu, sondu! Artık olmayacak. Seni kaybettim! Benim gücümü ve refahımı anlayamayacak kadar..." bir an durdu, hayal kırıklığına uğramış gibiydi, sözüne devam etti "bunu anlayamayacak kadar, KÖTÜSÜN! 'O' seni ele geçirmiş oğlum! Kendine dikkat et, selametle..." dedi ve sesi yavaşça alçalarak kayboldu. Adam kapıyı, bir nebze olsun ışığa muhtaç gözlerini aydınlatmak için açtı. Ancak beklediği bu değildi. Kapının ardı alabildiğine karanlıktı. Kapı ardından kapandı ve uzaklara düştü.
Sözü edilen adam bir daha hayatı boyunca ışığı göremedi. Ve şimdi ölüyordu. Etrafında kimse yoktu. Yüzü kanlar içindeydi ve yaralı toprak doluydu. Son kez o, süfli ağzından şunlar döküldü: "Güneşin başucu gibi aydınlık odada, gözümün önündeki güzelim kadere sırt çevirdim. Karşımda durmuş; bana, 'sen o değilsin' diyorsun. Başkasının tecrübesine aldırmayacak kadar kibirli misin? Ama benim refahımı göremeyeceksin!" dedi. Son cümlesi gözlerinin boşalmasına sebep oldu. Ve karşısındaki adam, fütursuzca kapıyı açtı. Gözleri beklentiyle kapını diğer tarafına şimdiden geçmişti bile.
Ardından kapı kapandı, herkes kendi karanlığında boğulup gidene dek.
--Erkan Gürel-- Mart 21, 2008 , 22:41


