23 Mart 2008 Pazar

Uyan!

"Uyan!" dedi ısrarla, "Uyan lütfen!". Sonra yüzündeki yapmacıklığı yırtmak istercesine haykırdı, "Yapayalnızım, lütfen!".

"Yıllar önce senle ne de güzel anlaşırdık, başkalarının gözünde ayrılmaz bir çifttik. Şimdi niye gittin? Neden beni diğerine karşı yalnız bıraktın? Yo, yo..." düşünürmüş gibi ellerine şakaklarına koydu, "Bu sen olamazsın!" dedi. Gözlerindeki anlam karmaşasını atamadı. Karşındakine, sanki herkesin bildiği bir şeyi saklayamıyormuş gibi bakıyordu, aslında karşısındaki de bunu biliyordu, o da biliyordu.

"Beni sen bıraktın!" diye bağırdı karanlıklar arkasındaki, tüm saklanamaz gerçekleri bildiğini anlatarak. Şimdi her şeyden daha çok çaresizdi.

"Denedim." dedi, "Ama o, hep bir yerlerdeydi. Arkamı döndüm, oradaydı. Yanımda, önümde... Kurtulamadım." dizlerinin üzerine çökmüştü. Belli ki kaldıramamıştı ağırlığını.

"İstesen yapardın!" dedi karşıdaki buyurgan bir sesle. "Ama o sana vaatler verdi. Peşinden gelmeni istedi. O kazandı. Ya sen? Şimdi buradasın işte. Sefil bir halde... Diz çökmüş, ağlıyorsun!"

Karanlık, son sözlerini ederken, hayretle başını kaldırdı. Gözleri büyümüş, gözünden akanlar, bir karış açık ağzına kadar inmişti. "Hayır, bu sen değilsin!" diye bağırdı, gözleri artık sonuna kadar açıktı. "Sen, bu değilsin... Seni kimse böyle tanımaz, tanımadı!"

"Hayır! Ben neysem, oyum. Senin sefil beynin, benim yöntemlerimi anlayamaz! Beni dinleseydin, şimdi vücudunun değdiği yer daha yumuşak olurdu!". Bu son söz karşısında aklına üzerine oturduğu dikenli yatak geldi. Adam uzun süre kafasındakileri ölçüp biçti, yaptıklarını aklına getirdi, yapmadıklarını düşünmeye çalıştı. [i]Ah bir terazim olsa![/i] diye geçirdi içinden. "Asla olmayacak!" dedi karanlıktaki, sanki tüm sessizliği o yönetiyormuş, bu ıssızlığı o ayarlıyormuş gibi.

Kararını vermiş gibi duruyordu adam. Aslında iki düşüncesi arasındaki fark, bir diktatörün iyiliği kadardı. Bu kararı vermesindeki filin ağırlı kadarki etken, bu karanlıktan, bu sessizlikten sıkılmasıydı. "Zaten bunu çözmek için gelmedin mi buraya?" dedi her şeyi biliyormuş gibi konuşan. "Düşlerime bakmayı keser misin?" dedi adam. "Yapamam, onlar var olan benim! Sen değil, o değil !"

Sonunda kararını uygulayacaktı. Bu sözler çok ağırdı çünkü. Tanıdığı kişi 'o' değildi. Umduğu bu değildi. Yeniden pohpohlanmaktı istediği, aynı sözleri duyup kurtarılma vaatleri... "Ben gidiyorum! Sen... artık... sen değilsin!" dedi ve yerinden bir hışımla doğruldu. Kapıya varmıştı ki, karanlıktaki son sözünü söyledi, "Bak! Bak ve gör! Bir kez daha bana arkanı döndün! Bir konuda haklıydın: Bu sefer ki farklıydı! Bu, sondu! Artık olmayacak. Seni kaybettim! Benim gücümü ve refahımı anlayamayacak kadar..." bir an durdu, hayal kırıklığına uğramış gibiydi, sözüne devam etti "bunu anlayamayacak kadar, KÖTÜSÜN! 'O' seni ele geçirmiş oğlum! Kendine dikkat et, selametle..." dedi ve sesi yavaşça alçalarak kayboldu. Adam kapıyı, bir nebze olsun ışığa muhtaç gözlerini aydınlatmak için açtı. Ancak beklediği bu değildi. Kapının ardı alabildiğine karanlıktı. Kapı ardından kapandı ve uzaklara düştü.

Sözü edilen adam bir daha hayatı boyunca ışığı göremedi. Ve şimdi ölüyordu. Etrafında kimse yoktu. Yüzü kanlar içindeydi ve yaralı toprak doluydu. Son kez o, süfli ağzından şunlar döküldü: "Güneşin başucu gibi aydınlık odada, gözümün önündeki güzelim kadere sırt çevirdim. Karşımda durmuş; bana, 'sen o değilsin' diyorsun. Başkasının tecrübesine aldırmayacak kadar kibirli misin? Ama benim refahımı göremeyeceksin!" dedi. Son cümlesi gözlerinin boşalmasına sebep oldu. Ve karşısındaki adam, fütursuzca kapıyı açtı. Gözleri beklentiyle kapını diğer tarafına şimdiden geçmişti bile.

Ardından kapı kapandı, herkes kendi karanlığında boğulup gidene dek.

--Erkan Gürel-- Mart 21, 2008 , 22:41

01 Ocak 2008 Salı

Başlıksız

Uzun zaman olmuş yazmayalı. Ne gerek var canım. Arada sırada yazsam da olur.
Artık can sıkıntımın doruğa ulaşmasından mı, aniden gelen 2008'e alışamamdan mıdır nedir, gerçekten boş işler yapıyorum. Okula bakışımın eylül veya ekimdekiyle çok farklı, "bitse de gitsek" modu tüm vücudumu sarmış durumda.

Şu okullarda ilk dönemleri hiç sevmem. Çünkü soğuktur. Kalorifer etrafında koloniler kuran insanların psikolojik baskıları, son sınavdan doksan alsam, elli beş gelir düşüncelerinin baskısı veya üst üste giyilmiş gömlek ve benzeri kışlık giyim ürünlerinin vücuda uyguladığı baskı yüzünden Lays'in özenle soyulmuş, dilimlenmiş, kızgın yağda kızartılmış patateslerine döndüm.

Bakalım daha neler göreceğiz.

28 Ekim 2007 Pazar

Gaste - Sınıf Gazetesi

Onca formülün, onca bilginin arasında beyin sinapslarımız çay molası edebiyat derslerinin birinde dedi hocamız, gazete hazırlayacağız diye. Tabiki hepimizi bir heyecandır, bir hevestir sardı. Az zamanımız vardı. Buna karşılık çok sınavımız ve çok işimiz... Hemen ekip kuruldu. Tasarım, Haber, Makale gibi bölümler dağıltı.

Sıra isim bulmaya gelince tabiki bir çok öneri oldu. Herkesin kendine göre güzel isimleri vardı. Hepsi yazıldı. Oylamaya sunuldu. Önce "Mekteb-i Mecmua" dendi. Ancak sonra Türkçe olması için uğraşıldı. Ve uzun uğraşlar sonucu(!) "dahianlamındakideayrıyazılır" isminde uzlaşıldı. Bazıları çok karışık, kimse anlamaz, çok uzun gibi şikayetlerde bulunsada, çoğunluğun dediği oldu.

Tam gazete ismi tasarımı bitmişken, isim değişikliğine gidilmesi önerildi. Ve yeni bir öneri geldi. Geçen sene sınıf olarak çıkardığımız ingilizce "The Newspaper" adlı gazetenin benzeri bir isim... GASTE... Biraz mizah katılmış, sade, okunduğu gibi yazılıp, yazıldığı gibi okunan bir isim oldu. Gayet de güzel oldu.

İsimden sonra çalışmalar başladı. Anketler, röportajlar, haberler havada uçuştu. Tartıştık, görüştük, kararlaştırdık. Biz yaparken çok eğlendik. (tekerleme gibi oldu :) Ve sonunda gazetemizi çıkardık. Son olmaması dileğiyle iyi okumalar.

26 Ekim 2007 Cuma

Bir cisim...


Önceleri kendi başına yuvarlanıyor, ordan oraya özgürce hareket ediyorlardı. Çok yüksek V hızlarına bile ulaşabiliyorlardı istedikleri zaman. Birlikte hoplayıp zıplayabiliyorlardı. Ya da istediği h yüksekliğine çıkıp, serbestçe düşebiliyorlardı. Hepsi de beyazdı. Çevrenin beyazından sadece dış hatlarındaki çizgiler ayırıyordu onları. Hepsinin içindeki duygu açıkça görülüyordu herkes tarafından.

Ama bir gün onlar geldi. O kadar büyük ve zekilerdi ki, kimse onlara karşı koyamıyordu. Sanki tanrı gibiydiler. İstedikleri yerde istedikleri büyüklükte, tıpkı beyaz cisimler gibi başka cisimler oluşturabiliyorlardı. Başta hiçbir cisim ne yaptıklarını anlamadı. Gelmiş, cisimlerin o bembeyaz dünyasını mahvediyorlardı. Ellerinde devasa kalemler vardı. Hepsinin ucu titizlikle açılmış, iğne ucu kadar sivriltilmişti.

Sonra şekiller çizmeye başladılar. Düzlemler, eğikler, yaylar, ipler, araçlar, balonlar... Şekillerin yanlarına çeşitli işaretler, simgeler, ilginç şeyler karalamaya sürdürdüler. Sonunda sıra bizim küçük beyaz cisimlere gelmişti. Hepsini tek tek topladılar. Düzlemlerin üstüne koyup saatte elli metre/saniyelik hızlar ve otuz yedi derecelik açılarla ordan oraya fırlatmaya başladılar. Bazılarını yatay attılar, bazılarını düşey olarak... Zavallı cisim hızını tam sıfırlamışken, hmax'dan düşürdüler. Çoğu engellere çarptı ancak hızını kaybetmeden geri dönmesini istediler. Başları mı dönecek demeden bir ipe bağlayıp çok yüksek çizgisel hızlarla döndürdüler. Üstelik enerjilerini bir potansiyele, bir kinetiğe dönüştürdüler hiç acımadan. Kardeşi kardeşe düşürdüler, havada birbirleriyle çarpıştırdılar.

Tüm bunlara rağmen cisimler direndi. Sonuna kadar ivmelerini korumaya çalıştılar, ancak o koca yaratıklar her zaman karşılarına bir engel çıkardı. Ne zaman ki başkaldırıya teşebbüs edildi, hemen ellerindeki o beyaz dikdörtgen silgilerle sildiler bu asi dedikleri cisimleri.

Artık cisimlerin o beyaz dünyasından eser kalmamıştı. Her taraf silgi kalıntılarıyla doluydu. Her tarafta fırlatılmaktan yorulmuş cisimler vardı. Çeşitli V hızlarıyla havada eğik hareket yapıyorlardı. Şimdi hepsi siyah olmuştu. Hiçbiri beyaz değildi eskisi gibi.

20 Eylül 2007 Perşembe

Tek tip insan!

Bir toplumun tek tip insanlardan oluşması her zaman tehlikelidir. O toplum asla yenilenmez, veya ilerlemez. Hep eskidir, gittikçe de eskir. Sonunda çevresindeki yabancı yenilekler merakını çeker. Ancak tek tip çemberinin dışındadır onlar. Yukarıdan gelen dayatma, o çizginin aşılmasını oldukça zor kılar. Bu merak, hep yasakla sınırlandırıldığı için tek tip insanın içinde büyür de büyür. En sonunda bu merak, karşı konulmaz bir hayranlığa dönüşür. Yukarısı için bu yozlaşmadır. Artık çemberin sınırları üzerinden birkaç kez daha geçilir. Renkli kalemle altı çizilir. Elektrikli tellerle çevrilir. Ancak bu, tek tip insan için çizginin ötesini kesinlikle ulaşılması gereken bir yer haline getirir.

Ancak bir süre sonra, her ne kadar dayatmalar ve yasaklar sıklaşsa da; tek tip insanın törpülenmiş iradesi, çember ötesinin vazgeçilmeze dönüşen tutkusunun yardımıyla her engeli kırar döker. Bu da onu suçlu, asi, başıbozuk yapar.

Ve bu gereksiz kavram kargaşası içerisinde, o sözünü ettiğim toplum sanılanın aksine çember dışına, yeni dünyalara değil, içe doğru çöker.

İşte bu anlattığım olay, 18 Eylül Salı günü okula gittiğimde tam karşımdaydı. Tek tip kurbanları sıraya dizilmiş, çember dışına doğru olan hareketleri denetleniyordu. Bu sefer denetledikleri husus, insanların toplum içinde özgüvenlerini sağlayan ve bu özgüvenle olası çember dışı hareketlere yol açabilecek olan, aslında okulun amacı ve konusuna yararı veya zararı olmayan bir şeydi. Kılık-kıyafet...

Aslında ucu çok açık bir konu. Tartışılması ise son derece gereksiz. Böyle uzun bir tartışmaya bir bıçak darbesi gibi keskin bir son veren, saygıdeğer büyüklerimizin konuyu kökünden çözen müthiş bir sözü var. Şimdi sizleri bu güzide cümleyle başbaşa bırakıyor ve huzurlarınızdan ayrılıyorum. Hoşçakalın...

--- Burası TÜRKİYE ! ---
;)

14 Eylül 2007 Cuma

2036

Eylül 2036

Soğuk, ıssız odamdayım. 47. yaşıma gireli iki ay oluyor. Blogumu okuyorum. Gençliğim geliyor aklıma. O zamanki hayallerimin ışığı, yorulmuş zihnimi aydınlatıyor. Düşündükçe ve okudukça ilerliyorum zaman çizgisinde. Bu yazıyı yazarken neler düşündüğümü merak ediyorum. Gerçekten de bu yazıda yazdığım gibi miyim? Yazıya bakıyorum da, aslında hiç kendimden bahsetmemişim. Hiç bir yerde yüzümün buruşukluğundan, işimden, ailemden bahsetmemişim. Gülümseme geliyor yüzüme. 47. yaşımda ne durumda olacağımı bilemeyecek kadar geleceğim belirsizmiş diye düşünüyorum. Sonra beynimde bu düşüncemle çelişen birşeyler parlıyor. Bir göz atıyorum bu parlak şeylere. 17'lik Erkan'a hak vermen gerek yazıyor bu şeylerin içinde. Peki diyorum bilememen normal Jr.Erkan, hadi devam... Yazının ilerleyen kısımlarına çeviyorum dikkatimi. Bir sonraki cümlenin başını okuyamıyorum. Gözlerim... Beynimdeki parıldayan şeylere noldu! Bir dakika yazılarımı okuyorum şurada! O ışığı kapatanı bir bulursam...!


Erkan GÜREL
Eylül 2007

28 Ağustos 2007 Salı

Para, hırs, öfke ...

Bu gününde diğerlerinden farklı olmayacağının yalan bilinciyle kalkmıştım bu sabah. Dershanemin yolunu tuttum. Her zamanki altı sıkıcı saatten sonra, telefonum çaldı. Arayan arkadaşım Mutlu’ydu. Bugün ne yapacağımızı filan sordu. Eve gidiyorum oraya gel dedim. Kapının önünde buluştuk. İkimizin de karnı aç olduğundan, bizim gibi öğrenci milletinin çok uğradığı mütevazı bir köfteciye gittik. Çıktığımızda ise cebimizde 14 liramız yoktu. :)


Tabii girmeden önce ikimizde cebimizde 25’er lira
olduğunu sanıyorduk. Ancak acı gerçeği tekrar eve geldiğimizde gördük. Ceplerimizde toplam 12 lira kalmıştı. Ve sabahtan kafamıza giren gayet mütevazı bir istek olan “frambuazlı pasta” ne pahasına olursa olsun alınması gerekiyordu. Diğer yandan tabii ki yarın da metabolizma faaliyetlerimizi sürdürmek amacıyla pastadan başka besinler de almamız gerekiyor.

Bunların hepsini yapmak için 12 liradan fazla gerekiyordu tabi. Evde para aranmaya başladık. Tatil nedeniyle tükenen rezervler bomboştu. Ancak halı, koltuk, vazo içinde bulduğumuz beş, on, yirmi beş kuruşlar ancak 1-2 lira yapıyordu. İç pazarda bulunamayan finansmanı dışarıda aramaya karar verdik –hayır hayır, dışarı çıkmadık hala evdeyiz :)-

Ümitlerimizin sonuna yaklaştığımız anda, üzerinde sakallı Arap bir adamın fotoğrafı bulunan kağıtlar gözüme ilişti. Bunlar annemlerin hac seyahatinden kalan riyallerdi. Ancak ne işe yarayacaktı ki bunlar. Sonuçta her Lidya icadı her yerde geçerli değildi.

Ancak güzel vatanımızda, buna da bir çare var. Döviz büroları… 60 riyali aldığımız gibi koştuk döviz bürosuna. “Abi bunları para yap!” cümlesini sarf ettiğimiz büro çalışanı, başta kötü bakışlarla süzse de, daha sonra işi gereği 60 riyal karşılığı olarak 21 liramızı bize takdim etti.

Tabii ki ilk durağımız pastane oldu. Sonraki ise fast-food dükkanıydı. Artık karnımız toktu ve frambuazın tadına bakmıştık.

Evet buradan çıkardığımız ders şu:

İnsan azminden hiçbir şeyin kurtulamaz. Ve..

Bir iş yaparken önce, kaç paranız var, ona bakın! ;)

Tekrar görüşmek üzere, hoşça kalın… ;)

17 Mart 2007 Cumartesi

Geratewol Kıtası - Larien Zindanları - II

Gomod , son kez Larkin’in hırs dolu gözlerine kendini acındırırcasına bakıp; Donao’nun üstüne düşmüştü. Larkin elindeki pis kanın sıcaklığını hissetmeye başlamıştı. Artık acele etmeleri gerektiğini biliyordu. Planını hemen aklına getirip, sıradaki adımını düşündü.

Hücreden dışarı çıktıklarında, diğer mahkumlar şaşırmış ve dehşetli ifadelerle onlara bakıyorlardı. Larkin ve Donao hiç umursamadan koridordan geçtiler. Binanın en alt katında olduklarından tek çıkış koridorun sonundaki merdivenlerdi. İkili merdivenlere doğru yöneldi.

Üst katta bir koridor daha vardı. Koridorun ortalarına doğru, sağa yönelen bir koridor daha vardı. Şuana kadar iki kez bahçeye çıkartılmak üzere buradan geçmişlerdi. Ama hiç oraya girmemişlerdi. Duvara yaslanarak birkaç adım attılar. Öndeki Donao, kafasını kafasını yavaşça çıkarıp, geçmeleri gereken koridorun aralığına baktı. Loş bir ışık vuruyordu. İki gomodun siluetini seçebiliyordu. Arkalarını onlara dönmüş, bir şeyler konuşuyorlardı.

Ayakları çıplak olduğundan her yere basışlarında, zindanın tozlu zemininden hışırtılar geliyordu. Önce Donao parmak uçlarında açıklığı geçmeye başladı. Neyse ki gomodlar duymamıştı. Arkadaşı Larkin’e gel anlamında bir işaret yaptı. Larkin kafasını hafifçe çıkarıp koridora baktı ve parmak uçlarında karşıya doğru yürümeye başladı. İkisi de nefes almamaya çalışıyordu. Larkin aralıktan geçerken, kalp atışlarının duyulmasından endişe etmeye başlamıştı.

Gomod arkadaşına, bir hışırtı duyduğunu söyleyince, ikisi de karşılarındaki diğer koridora yöneldi. Ancak yanlış yönde olduklarını bilmiyorlardı.

Gemi yarım saat kadar sonra gelecekti. İkili merdivenleri çıkmaya başladı. Artık son kattaydılar. Larkin kapıdaki dışarıya bakan muhafıza göz gezdirdi. Giysisine sardığı kemik bıçağını çıkardı. Tam kapıdaki muhafıza yönelecekken, dışarıdan bağrışmalar gelmeye başladı. Tüm gomodlar bir şeyler söylenmeye ve bağrışmaya başladı. Aniden bir boru sesi duyulmaya başladı. Tüm şehir sanki bir kaos içerisindeymiş gibi sesler geliyordu. Az önce atlattıkları iki gomodun sesi geliyordu arkalarından. İkisi de ne yapacağını bilmiyordu. Hemen merdivenin yanındaki boşluğa çöktüler. İki gomod yanlarından koşarak geçmişti. Ama onları fark etmemişlerdi.

Zindandaki tüm gomodlar dışarıdaydı. Larkin ve Donao etraf sessizleşince yerlerinden doğruldu. Larkin, arkadaşına “Gittiler mi sence?” diye fısıldadı. Donao “Bilmiyorum.” Diye yanıtladı. Larkin boş duran kapıya baktı ve “Neler oluyor?” diye tısladı.

Artık ikili kapıya doğru yürüyordu. Demir ve tahtalardan yapılmış, neredeyse yirmi beş santim kalınlığındaki devasa kapı ardına kadar açıktı. Larkin ve Donao, gün ışığını gördüklerinde, elleriyle gözlerini kapadılar. Yaklaşık altı ay sonra ilk kez gün ışığı görüyorlardı. Burada mahkumları nadiren bahçeye çıkarıyorlardı. Kapının altından bahçeye doğru geçtiler. Bahçede hiçbir şey yoktu. Sadece yüksek duvarlar ve ardından gökyüzü görünüyordu. Ana kapıya doğru yürümeye başladılar. Ancak Larkin’in içinde bir huzursuzluk vardı. Etrafta hiç gomod yoktu, birden hepsi bağrışıp, bir yerlere doğru koşuşturmuştu. Ve tüm bunların bir anlamı olmalıydı. Larkin bunları düşünürken; Donao, “Sence neredeler?” diye sordu.”Seslere bakılırsa, kaçış biletimizle ilgili bir sorunumuz var.” Diye yanıtladı Larkin. Ana kapının önüne gelmişlerdi. Bu kapı diğeri gibi değildi. Daha ince ve sağlam durmayan kapının gözetleme deliğini sağa çekti. İki demirin birbirine vurduğunun sesi çıktı. Larkin gözünü deliğe dikip, dışarıya göz attı. Evler hemen kapının on metre sonrasında başlıyordu. Anlaşılan zindanlar, bu küçük adanın tam kalbinde duruyordu. Etrafın sakin olduğuna karar veren Larkin, Donao’ya, “Sende bak. Kapıyı açtığım gibi sağdaki evin oraya koşacağız tamam mı?” diye sordu. Donao “Tamam.” Diye yanıtladı. O da bir göz attıktan sonra, Larkin kapının kolunu sağa doğru çekti ve açtı. İkisi de ok gibi fırlamıştı.

Karşı evin duvarına yaslandıklarında, şehirdeki sesler daha net duyuluyordu. Donao tam ağzını açacakken, aniden bir top sesi duyuldu. Ardından diğeri…Şehir top ateşine tutuluyordu.Kim bunu yapar? diye düşündü içinden Larkin. Ve sonra acele etmeliyiz diye çıkıştı. Evin arkasına doğru eğilmiş halde, duvara yaslanarak ilerlemeye başladılar. Köşeye geldiğinde Larkin çevreyi kontrol etti kimsenin olmadığına kanaat getirdiğinde, doğruldu ve kıyılara baktı. Bir an düşecekmiş gibi oldu. Midesinde bir şeyler hareketlendi. Denizde düzinelerce gemi vardı. Larkin ve Donao birbirine anlamsızca bakmaya başladı. Artık olanları idrak etmekte zorlanıyorlardı. Kaçmak için bekledikleri “her yıl bir defa gelip adaya yiyecek, altın ve yeni mahkumların getirildiği” geminin geleceği gün tüm bunlar yaşanıyordu.İçinden sessizce küfretti.

Donao iki metre ilerlemiş gemilere bakıyordu. Larkin’e dönüp, “Başka bir yolu olmalı!” dedi. Larkin cevaplamadı. Gözüyle uzaktaki gemiler arasından farklı olabilecek bir tanesini arıyordu.

Sahile doğru gözüne bir şey çarpmıştı. Dikkat kesildi. Ve gördükleriyle bir kez daha dehşete düşmüştü. Yaklaşık 150-200 kişilik bir asker grubu, gomodların oluşturduğu etten duvara karşı, ellerindeki parlak kılıçları sallayarak ve bağırarak koşuyordu.

10 Mart 2007 Cumartesi

Geratewol Kıtası - Larien Zindanları

Kaçış

O gün zindanlarda alışık olunmayan bir hareketlilik vardı.Mahkumlardan birinin fenalaştığını, içlerinden en irisi olan bir gomoda söylediler.O, kafasının sol tarafında tam 19 dikişi olan ve gözleri tıpkı zindan duvarları gibi gri olan biriydi.

Yanlarına gittiğinde ; Larkin, Donao’yu tutmuş, bir şeyler mırıldanıyordu.Larkin gomoda baktı ve şansının niye hiç yanında olmadığını düşündü.En iri gardiyan denk gelmişti o gün.Gomod , parmaklıklar arkasından bakarak içeriye göz gezdirdi.Sonra Larkin’e dönüp “Nesi var?” diye sordu.Larkin heyecan içinde “Bi – bilmiyorum,birden bayıldı.Hücre çok soğuk, ondan olmalı.” dedi.Mahkumların üstünde sadece , bir bez parçası sayılabilecek bir giysi vardı.Gomod biraz düşündükten sonra, belindeki anahtarlarını isteksizce çıkardı.Kapıyı açarken Larkin’e hücrenin köşesini gösterip , “Sen şurada kal !” diye homurdandı.Larkin köşeye çekilmişti.Donao’ya bakmak için eğilen gomod , başta bir anormallik göremedi.Şu ana kadar işler tam Larkin’in planladığı gibi gidiyordu.

Neredeyse bir buçuk yıldır bu günü düşünüyordu.Günlerce her ayrıntıyı düşünüp her olasılığı hesaplamıştı.Bu kasvetli ve ürkünç adadan kaçmayı ve Lairen İmparatorluğu tarafından işgal altında bulunan Uruano’daki ailesini bulmayı o kadar çok istiyordu ki, artık her şeyi göze alabilirdi.

8 yıl önce Uruona’daki Kast Gölü’ne gelen Lairen ticaret gemisiyle Allat’a , hamallıktan daha fazla para kazanmak için gelmişti.Ancak bir gün çalıştığı adamın mallarını taşırken, bir hırsız onu durdurmuştu.Hırsız, onlar gibi giyinmişti.Larkin adamın ne yaptığına anlam veremeden, adam onun üzerine atlamıştı.Kısa bir boğuşmadan sonra Larkin, adamın karnına yerden aldığı demir parçasını saplamıştı.Olay yerine gelen muhafızlar, Larkin’in sözlerine inanmamışlardı.Bir insan ölmüştü ve Uruanolu bir hamal yüzünden kimse mahkemede uğraşmak istemezdi.Ve hiçbir şey söylemesine izin vermeden zindanlara yollanmıştı.

Larkin’in düşüncelerini gomodun homurtusu böldü.”Bunun bir şeyi yok. Seni yalancı !”.Gomod şimdi Larkin’in boğazına sarılmıştı.

Larkin bir an tüm planın sarpa sardığını, her şeyin bittiğini düşündü.

Onun mororan yüzüne bakan Donao, yatağın altından çıkardığı ,son verdikleri yemeğin tasını,gomodun kafasına indirdi.Gomod birden arkasını dönmüştü.Larkin, bir gün yemekte verdikleri, neredeyse sadece kemik olan çiğ etin kemiğini saklamıştı.Bu kemiği hücrenin zeminini kullanarak keskin ve sivri uçlu bir bıçak haline getirmişti.Gomodun arkasını dönmesini fırsat bilen Larkin, bıçağı sakladığı tuğlanın arkasından çıkardı.Gomodların zayıf noktalarını önceden çalıştığı için, kemiği hiç düşünmeden, onun sağ omzunun on santim kadar altına sapladı.Ancak gomodun kıyafetinden ,bıçağın çok az girdiğini görünce iki eliyle var gücüyle bastırdı.Bıçak gomodun kalbiyle akciğeri arasındaki damarların toplandığı yere saplanmıştı.Onun pirinç pullu zırhının artık kirden siyah olmuş pullarının arasında bıçağı sokmayı başaran Larkin’in elleri, onun simsiyah ve balçığa benzeyen kanıyla dolmuştu.

25 Şubat 2007 Pazar

Burası ne işe yarıyor?

Burası, canım sıkıldığında yazacağım alan.Evet gene canım sıkılmaya başladı.Bir sürü işim var yapılacak ama hiçbiri içimden gelmiyor.İçimdeki ses "hadi git test çöz biraz,sabahtan beri başındasın bu meretin" diyor.Bir saniye ... Yok yok, annemin sesiymiş o.
İyi bir şeymiş bu blog olayı.Ne kadar kötü yazdığımı anladım mesela.Bu messenger dilinden kurtulmaya çalışıyorum hala.O yüzden çok kastım Türkçe yazmak için.Biliyorum bu aslında kötü birşey.Mesela "bir ve şey" ayrı mı yazılır? Veya ben saçmalamaya mı başladım?Ama zaten burası benim saçmalamam için değil mi? Tabi ya istediğim gibi saçmalak istiyorum.
Bu arada bu matematik dersi çok mu boktan ne? Ya da ben mi çok salağım? Neyse sene sonuna kadar bir çaresine bakmak zorundayız.Ben kaçayım artık, ne de olsa ÖSS için şimdiden başlamak lazım çalışmaya...( :P saçmalık )
E ilk mesajım hayırlı olsun! Tekrar görüşmek üzere blogum. ;)