28 Ekim 2007 Pazar

Gaste - Sınıf Gazetesi

Onca formülün, onca bilginin arasında beyin sinapslarımız çay molası edebiyat derslerinin birinde dedi hocamız, gazete hazırlayacağız diye. Tabiki hepimizi bir heyecandır, bir hevestir sardı. Az zamanımız vardı. Buna karşılık çok sınavımız ve çok işimiz... Hemen ekip kuruldu. Tasarım, Haber, Makale gibi bölümler dağıltı.

Sıra isim bulmaya gelince tabiki bir çok öneri oldu. Herkesin kendine göre güzel isimleri vardı. Hepsi yazıldı. Oylamaya sunuldu. Önce "Mekteb-i Mecmua" dendi. Ancak sonra Türkçe olması için uğraşıldı. Ve uzun uğraşlar sonucu(!) "dahianlamındakideayrıyazılır" isminde uzlaşıldı. Bazıları çok karışık, kimse anlamaz, çok uzun gibi şikayetlerde bulunsada, çoğunluğun dediği oldu.

Tam gazete ismi tasarımı bitmişken, isim değişikliğine gidilmesi önerildi. Ve yeni bir öneri geldi. Geçen sene sınıf olarak çıkardığımız ingilizce "The Newspaper" adlı gazetenin benzeri bir isim... GASTE... Biraz mizah katılmış, sade, okunduğu gibi yazılıp, yazıldığı gibi okunan bir isim oldu. Gayet de güzel oldu.

İsimden sonra çalışmalar başladı. Anketler, röportajlar, haberler havada uçuştu. Tartıştık, görüştük, kararlaştırdık. Biz yaparken çok eğlendik. (tekerleme gibi oldu :) Ve sonunda gazetemizi çıkardık. Son olmaması dileğiyle iyi okumalar.

26 Ekim 2007 Cuma

Bir cisim...


Önceleri kendi başına yuvarlanıyor, ordan oraya özgürce hareket ediyorlardı. Çok yüksek V hızlarına bile ulaşabiliyorlardı istedikleri zaman. Birlikte hoplayıp zıplayabiliyorlardı. Ya da istediği h yüksekliğine çıkıp, serbestçe düşebiliyorlardı. Hepsi de beyazdı. Çevrenin beyazından sadece dış hatlarındaki çizgiler ayırıyordu onları. Hepsinin içindeki duygu açıkça görülüyordu herkes tarafından.

Ama bir gün onlar geldi. O kadar büyük ve zekilerdi ki, kimse onlara karşı koyamıyordu. Sanki tanrı gibiydiler. İstedikleri yerde istedikleri büyüklükte, tıpkı beyaz cisimler gibi başka cisimler oluşturabiliyorlardı. Başta hiçbir cisim ne yaptıklarını anlamadı. Gelmiş, cisimlerin o bembeyaz dünyasını mahvediyorlardı. Ellerinde devasa kalemler vardı. Hepsinin ucu titizlikle açılmış, iğne ucu kadar sivriltilmişti.

Sonra şekiller çizmeye başladılar. Düzlemler, eğikler, yaylar, ipler, araçlar, balonlar... Şekillerin yanlarına çeşitli işaretler, simgeler, ilginç şeyler karalamaya sürdürdüler. Sonunda sıra bizim küçük beyaz cisimlere gelmişti. Hepsini tek tek topladılar. Düzlemlerin üstüne koyup saatte elli metre/saniyelik hızlar ve otuz yedi derecelik açılarla ordan oraya fırlatmaya başladılar. Bazılarını yatay attılar, bazılarını düşey olarak... Zavallı cisim hızını tam sıfırlamışken, hmax'dan düşürdüler. Çoğu engellere çarptı ancak hızını kaybetmeden geri dönmesini istediler. Başları mı dönecek demeden bir ipe bağlayıp çok yüksek çizgisel hızlarla döndürdüler. Üstelik enerjilerini bir potansiyele, bir kinetiğe dönüştürdüler hiç acımadan. Kardeşi kardeşe düşürdüler, havada birbirleriyle çarpıştırdılar.

Tüm bunlara rağmen cisimler direndi. Sonuna kadar ivmelerini korumaya çalıştılar, ancak o koca yaratıklar her zaman karşılarına bir engel çıkardı. Ne zaman ki başkaldırıya teşebbüs edildi, hemen ellerindeki o beyaz dikdörtgen silgilerle sildiler bu asi dedikleri cisimleri.

Artık cisimlerin o beyaz dünyasından eser kalmamıştı. Her taraf silgi kalıntılarıyla doluydu. Her tarafta fırlatılmaktan yorulmuş cisimler vardı. Çeşitli V hızlarıyla havada eğik hareket yapıyorlardı. Şimdi hepsi siyah olmuştu. Hiçbiri beyaz değildi eskisi gibi.